HPG

Kurdistan Halk Savunma Güçleri

Herekol insana dilini yutturuyor, bildiklerini unutturuyor. İnsan bazen düşünemez oluyor. Belki de bildik düşünme ihtiyaç olmaktan çıkıyor.

Bedenle ruh, insanla doğa iç içe geçiyor. Düşünceler son derece silik, sergilerse parlaklaşıyor. İnsanın bütün hücreleri dile gelir gibi oluyor. Aynı anda her şey seninle konuşuyor gibi oluyor. Bildik sözler küçüldükçe küçülüyor, insanın keşke büyük dilimi de yutsam diyesi geliyor. Sözler kurgulanmış, sözler kuru gözlerde yok, merhamet sözleri birer tuzak olmuş, sözlerin içine her türlü kötülük gelip yerleşmiş, gizlenmiş. Tatlı dillerin çoğunda bir katil gizlenmiş. Tatlı dil en çok öldürmeye kurgulanmış. Bu nedenle yaşatma işine koşan kötü dil oluyor. “Dost acı söyler” sözü belki de bundan söylenmiş. Bu nedenle tatlı söze baldıranı yeğ tutmak belki de daha yaşamsaldır. Sevgi en güçlü öldürme aracı haline gelmiş. ‘Sevgi öldürme’ olmuş, ne kadar tuhaf!

Susarsın, tek söz etmezsin; bilmemekten değil, bilirim. Söz ayağa düşmesin diyedir. Suskunluğunu gururunla, onurunla konuşursun. Bakışların konuşur. Suskunluğun konuşur. Asisin, boyun eğmek bilmezsin, yalanın yok, için güler, coşarsın, hıçkırıklarına bile umut katarsın; unutulsan bile hatırlarsın, yad edersin, bir tek kendini yenersin, yetmez mi?

Denilir ki Sait Bey Osmanlı'ya karşı Dêrgulê'de başkaldırır. Asker göndermek, vergi vermek istemez. Yüzyıllarca Osmanlı ile ittifakı olan Kürt bey ve mirleri özerk bir konumda yaşamaktadırlar. Osmanlı'nın en sadık, en güvenilir dostlarıdırlar. Ta Malazgirt'te Anadolu kapılarının Türklere açılmasından bu günlere yardım etmiş, birçok savaşın kaybedilmesine mâni olmuş, birçok stratejik savaşın kazanılmasına vesile olmuşlardır.

Osmanlı artık genişleyemez duruma gelip girdiği savaşları kaybetmeye, hazinesini boşaltmaya başlayınca, yenilgisinin, çaresizliğinin, ele ayağa düşmüşlüğünün hıncını ‘kendi içine’ yöneltmiştir. Kürtlere yüklenip ağır vergiler ve çok sayıda asker almak isteyerek bu psikolojiden kurtulmaya çalışmıştır. Osmanlı kendi kendisini çoktan yemeye başlamıştır.

Daha önceleri kendi haremlerinde, yani mıntıkalarında hükümran ağa, bey ve mirler iç işlerini kendi inisiyatifleriyle düzenleme olanağına sahiptirler. Topladıkları vergilerin küçük bir meblağını merkezi devlet olan Osmanlı'ya gönderirken kalanını dilediği gibi kullanabilmektedirler. Yine asker toplama konusunda inisiyatif sahibidirler. Osmanlı için ‘makul’ nicelikte asker gönderebilmektedirler. Her ne kadar bazen bu ‘makul’ rakamlar astronomik düzeylere çıkıp makullüğünü yitirse de idare edilir. Ne zaman ki Osmanlı devleti bilinen ve bilinmeyen nedenlerle ağa, bey ve mirleri bir tarafa verip elde avuçta bir şey bırakmak istemeyince, tarih yeni bir sürece evrilir. Kürt-Türk ilişkilerinde artık asıl olan başkaldırmaktır. Osmanlı'nın bu aymaz politikalarında Kürt halkı kadar Kürt egemen sınıfları da zarar gördüklerinden hiç düşünmeye gerek olmadan da başkaldırılabilir. Ve gerçekten Kürtlerin başkaldırıları bu dönem düşünceden pek nasibini almamışa benziyor. Kime karşı, kimin adına, nasıl diye sorular pek sorulmamış; komple, bütünlüklü bir perspektif ve plandan yoksun, parçalı, ani parlayıp sönen, kendini tüketen bir özellik arz etmişlerdir.

İşte Sait Bey'in başkaldırısına bakalım. Güçten yoksun, ittifak ve örgütlenmeden yoksun, stratejik ve plandan mahrum, silah donanımı ve askeri yapılanması ‘yok’ derecesinde Osmanlı'ya başkaldırılıyor. Kürdistan'ın en güçlü, en etkin miri olan Bedirxan Bey bile yanında yer almıyor. Osmanlı ile bir olup Dêrgulê'yi cehenneme çeviriyor. Sait Bey teslim oluyor, halk kılıçtan geçiriliyor.

Burada anlatmaya çalıştığım şey Kürtlerin bu başkaldırılarında haklı olmadıkları değildir. Sorun isyana kalkış biçimlerindedir. Mutlak yenilgiye mahkûm bir isyan kalkışmasıdır. Kürtlerdeki Agitlik de buna benzer. Agitlikte teslimiyet yoktur. Sonuna kadar direniş ve ölmek vardır. Ama bu dönem isyanlarımızın ezici çoğunluğu, en küçüğünden en kapsamlısına incelensin, son nokta teslimiyettir. “İyi direnip kötü teslim” olmak iyi değildir.

Dêrgulê, önceleri Êzidi olan sonra da Müslümanlaşan, buranın halkı hep acı çekti. Ağır bedeller ödedi. İhanetlere uğraya uğraya öyle bir zaman geldi ki kendisi ihanetçileri besler oldu. Kendi gerillalarının, kendi savaşçılarının, kendi öz be öz oğulları ve kızlarının kanına giren “alçaklıkları” sineye çekti. Hiç yakışır mı sana!

Özgürlük Hareketimizin çıkışıyla birlikte Dêrgulê'nin yaşadığı süreç çok ilginç, çok çelişkili ve çok dikkat çekicidir. İleride bazı yönlerini açmayı düşünüyorum. Fırsatım olsa Dêrgulê'nin tarihini, coğrafyasını, kültürünü, türlü türlü hikâye ve olaylarını kişilerine kadar araştıran, değerlendiren bir kitap yazmayı isterdim. Sayısız genç, kız ve erkek aylak aylak ömür tüketeceğine böyle bilinçlenme, yaratma eylemlerine yönelseler kötü mü olur?

Tabii bunu her kentimiz, her belde ve köyümüz, her aşiret ve bölgemiz, her vadimiz, suyumuz ve dağımız için söyleyebiliriz, yapabiliriz. Umutluyuz, çünkü Kürtler ve Kürdistan yeniden canlanıyor. Mezopotamya uyanıyor. Kürtler uyanıyor; Asuriler, Ermeniler, Türkmenler uyanıyor. Bilcümle Ortadoğu halkları uyanıyor. Beş bin yıllık uyku sersemliğinde de olsalar bu bir uyanıştır. Yavaş ama bir o kadar derin bir uyanıştır. Hayaller ve rüyalardan gerçeğe dönüyoruz. Hafızalar yeniden canlanıyor, sesler şiire, klama, eşsiz nağmelere uygun hale geliyor. Buzlaşmış yürekler çözülüyor. Gözlerin feri güneşten daha besleyici. Kutsallarımızı yeniden diriltip onlarla bütünleşiyoruz. Kadınlar, Kürdistan kadınları yine en öndeler. Doğa, doğamız, can çekişen anamız kendini yeniliyor. Biz yenileniyoruz, ben yenileniyorum.

Bu öyle bir yürüyüş ki hiçbir güç engellemeye muktedir değildir. Hiçbir kara çaba buna muvaffak olamaz. Ne coplar, ne kalaslar, ne gaz bombaları, ne panzerler, ne tanklar, ne toplar, ne kazanlar, ne özel ne çok özel ordular. Ne siyasi soykırım planları, ne fiziki, ne kültürel katliam politikaları; denenmiş ve denenecek hiçbir yöntem bu soylu yürüyüşü engelleyemeyecektir. Değil göl, deniz maya tuttu. Önder Apo'nun özgürlük fikirleri, Ortadoğu halklarının yüreklerini ve beyinlerini mayaladı. İnadına yeşeren bu fidanları görmüyor musunuz? Bu türkülü yürüyüşün bir neferi olmak ne büyük mutluluk!

Dêrgulê de artık bu yolun coşkulu ve inançlı bir yürüyüşçüsüdür. Selam olsun sana direnişin kalesi Dêrgulê, selam olsun sana özgürlük tutkunu, selam olsun toprağa düşen yiğit evlatlarına, selam olsun cefakâr analara, yetmişlik dedelere, selam olsun halkına, özüne dönenlere, selam olsun birlik için çalışanlara, selam olsun yüzünü dağlara çevirmiş gençlere, selam olsun gerilla gülüşlü, zafer işaretli çocuklara, selam olsun çobanlarına, çiftçilerine, selam olsun bütün emekçi ve direnişçilerine, selam sana Dêrgulê! Selam, selam... Bin selam!

GERİLLANIN KALEMİNDEN