HPG

Kurdistan Halk Savunma Güçleri

Diren RONAHİ

Sözün bittiği yerde gibiydi. Birkaç gündür kafasını kurcalayan soruların cevabına en yakın anı yaşıyordu.

Bundandı belki de; her söz derin karanlıkları anımsatan yeni bir uçurumdu. Bir şey yapmalıydı, söze gerek bırakmayan, nice birikmiş cümlenin yerini tutacak olan.

Susuyordu. Her suskunluğunda yeni dalgınlıklardı onu kucaklayan. Dibini göremediği bir uçurumun hemen üzerindeymiş gibi hissediyor, bir o kadar da bu derin uçurumun dibinde görüyordu kendini. Kendin olma ve kendi beniyle korkusuzca yüzleşmenin gidip gelmeleriydi. Bir çıkışı olmalıydı bu uçurumdan, gittikçe onu yalnızlaştıran bu karanlıktan. Söz değildi, nice söz tükenmişti bu uğurda. Şimdi eyleme geçme zamanıydı.

Bir kayanın üzerinde oturmuş, bu derin dalgınlıklar içinde doğmak üzere olan güneşe yönünü vermiş susuyordu. Başını kaldırdı, sabahın içine gün ışınları dağılıyordu. Arkasına bakmadan, yüreğinde kanat çırpan kuş gibi dağılmak istiyordu ufuklara. Bir zaman sonra önünde kızıl bir deniz gibi uzandı dağlar. Niye burada olduğunu sormadı kendine, biliyordu çünkü. Arkadaşları da sormadı; bu susma halinin bir çaresizliğin ürünü olmadığını çok iyi biliyorlardı.

Ağzında çekirge tutan, kayanın oyuğunda bulunan yuvasına yavaşça konan bir kuş gördü. Yavru sesleri yankılanıyordu sessizliğin içinde. Bir sorumluluğun ağırlığıydı onu bu saatte yavrusundan ayıran. Yavrularını büyütüp yarınlara ulaştırmak için nice tehlikeyle yüzleşmişti belki de. Ama büyütmeliydi, kanatlandırıp mavi gökyüzüne salmalıydı.

O da mavi bir yolun yolcusu olduğunu biliyordu. Yolcusuydu özgür bir yaşamın. Arayışçısıydı hakikatin. Gereklilikleri çoktu bu yaşamın. Sorumlulukları ağırdı bu arayışın. Kuşa benzetti kendini ve arkadaşlarını. Bir amacın kutsallığında yola koyulmuş, dağları kendilerine mesken edinmişlerdi. Birçok şey arkada bırakmışlardı. Ana, baba, kardeş, doğup büyüdükleri mekânları ve daha birçok şeyi. Ama boşuna değildi, uzun soluklu bir yoldu bu; çok iyi biliyordu. Farkındaydı. Bu farkındalığın yarattığı huzur vardı yüreğinde. Geleceği çalınmak istenen çocuklarına özgür yarınlar bırakmanın mücadelesiydi yürüttükleri. Şimdi bir sorumluluğun ağırlığı binmişti omuzlarına. Kim nasıl cevap olacaktı bilmiyordu. Ama bir yerden başlanılması gerektiğinin farkındaydı. Söz değildi; sözün anlamından uzak olduğu bir yerdeydi çünkü. Ve nice söz söylenmişti. Şimdi eyleme geçme zamanıydı. Karanlıklara gömülmek istenen yarınlarına aydınlık olmalıydı. Yanan özgürlük ateşini daha da harlandırmalı, alevlerini yedi arşa ulaştırmalıydı.

Sabaha doğan ve yeryüzünü aydınlıkla dolduran güneş, derin dalgınlıklarına ve gidip geldiği karanlık uçurumun dibine de doğuyordu. Bir tebessüm belirdi ilk, sonra ‘Evet, sözün bittiği yerde olabilirim. Ama şimdi susma zamanı değil, avazı çıktığınca haykırma zamanıdır. Ey yeryüzüne doğan, ışınlarıyla her canlıya hayat veren, insanların yüreklerine tebessümler yerleştiren sen güler yüzlü GÜNEŞ! Ey yaralı ve göçebe yüreklerin tek yerleşik mekânı, tüm içtenliğinle mazlumlara mesken olmuş heybetli dağlar! Sizden aldığım güç ve kararlılıkla yürüyorum karanlık suratların üzerine. Sizinle doğuyor, sizinle büyüyor, yarınlara sizinle uzanıyorum. Ve şimdi bir çıkmaz sokağın çıkar yolu olarak size sığınıyorum. Yüreğime güç veren, bedenime sonsuz coşkunluklar eken yoldaşın çıkarsız gülüşüdür. Şimdi gülüşlerini de alıp yanı başıma, özlemlerini ve hayallerini özgür yarınlara ulaştıracağım.’ dedi.

Etrafına bakındı. Her biri bir şeylerle uğraşan arkadaşlarını gördü. Henüz başlamış bir günün hazırlıkları yapılıyordu. Harıl harıl koşturan, bir şeyler yapmaya çalışan genç yüreklerdi. Her biri ayrı bir yaşam, içinde sonsuz güzellik barındıran bir evrendi. Ne çok sevdiğini onları bir kez daha anımsadı. O an bir tebessüm kapladı bakışlarını. Her birine ayrı ayrı sarılmak, doyasıya kucaklamak geçti içinden. Olmaz dercesine bir hareketle arkasını dönüp karşıki dağların ardından usul usul yükselen güneşi seyre daldı.

Sözün bittiği yerdeydi ama yarım kalmış ne çok sözünü hatırladı. Sonunu getiremediği, yeterince dillendiremediği, hep bir eksikliğin olduğunu hissettiği sözler. En çok da mücadeleye beraber baş koymuş arkadaşlarına söyleyemedikleri geldi aklına. Belki çok beraber kalmadılar ama söylenecek o kadar çok şey vardı ki. Harun, Zerdeşt, Şoreş, Aras, Nuda, Beritan, Cejna… Bir bir gözlerinin önünde canlandırdı. Hep beraber baş koymuşlardı bu yola. Hayalleri ortaktı. Sonra ne çok özlediğini fark etti. Şimdi ise her biri uzak mekânlarda ortak düşler büyütüyordu. Yüreğinde biriktirdiği nice özlemiyle arkadaşlarıyla geçirdiği her anı anımsıyor. Bazen yüreğini dolduran bir sevinç fırtınası oluyor anılar, bazen farkında olmadan gözyaşı damlalarının yanaklarından bir bir inmesine neden.

Mücadele içerisindeki beşinci yılını dolduruyordu. Daha dün gibi hatırladı yoldaşlarıyla verdiği sözü. Dersim'e gideceklerdi. Dersim'de mücadelelerine daha sıkı sarılacaklardı. Ve şimdi Dersim rüzgârları esiyordu etrafında. Diğer arkadaşlarına oranla Dersim'e en yakın olan oydu. Munzur'un akışını duyumsar gibi oluyordu. Kırlangıçların kanat çırpınışlarını, pezkovîlerin sekmelerini, anafatma çiçeğinin kokusunu, Kızıl kayalıkların görkemini… Hepsi birbirinden güzel, her biri dünyalara bedeldi. Sonra bu mücadelede olmanın gururunu yaşadı. Cennet ülkenin her yanı bir başka güzel! Dersim, Amed, Botan, Serhad, Doğu, Batı, Güney, Kuzey… Her neresi olursa olsun fark etmezdi. Partiye söz vermişti. ‘Her ne olursa olsun, kendimi örgüt ihtiyaçları doğrultusunda hazırlayacağım. Örgütün uygun göreceği her yerde mücadelemi vermeye devam edeceğim. Ve mücadeleyi büyütme yolunda başarılı pratiklerin takipçisi olacağım.’

Öfkeliydi. Öfkelenmesi gerektiğini biliyordu. Düşmana öfke duymadan, mücadele azmi de geliştirilemezdi. On yıllardır Kürde reva görülenler ölüm, işkence, katliam ve sürgünlüklerdi. Bunlara öfke duymadan bir şeyler yapmak isteyen, beyhude bir uğraştan öteye gidemeyecekti. Şimdi ise Kürdün yeniden doğuşuna vesile olan ve özgür insanın, özgür yarınların oluşturucusu Önder Apo büyük baskılar altında, yoğun bir şiddete maruz kalıyordu. Bundan kaynaklı öfkeliydi. Her an yetmez yoldaşlığını daha derinlemesine sorgulayıp, nasıl cevap olabilirimin sorusunu yanıtlamaya çalışıyordu. Ve geç de olsa cevabını bulmuştu. Bu gece dolunayla randevusu vardı. Belki de yoldaşlarıyla olan son buluşmasına gidecekti. Ama her şeye rağmen yüreği coşkundu. Bu coşkunluk bakışlarında sonsuz bir güzellik olarak dışa vuruyordu.

Şimdi gözleri bir başka parıldıyor. Bir tebessüm kaplamış bakışlarını. Kayadan sarkıttığı ayakları kendiliğinden gidip geliyordu. Şu an var olan tek şey bedenini ve yüreğini kaplayan heyecan. Kararını vermişti. Gecedeki uzak ama bir o kadar da yakın buluşmasından sonra dağ rüzgârlarının kanatlarına takarak özlemlerini, savuracaktı tililisini. Zifiri gecelerin ardından doğan güneşin her bir ışınını ulaştıracaktı yaralı, göçebe, yasaklı yüreklere. Ülke çiçekleri solmasın, çocuklar oyunsuz kalmasın, anaların gözlerinden yaş akmasın, genç kızlarımızın çığlıkları dinsin diye, vuracaktı yola. Kendinde başlayıp, son bulmayıp, milyon yüreği harekete geçirecek olan yola…

Güneş gittikçe yükseliyordu. Hafifçe, sol elinden destek alarak kalktı. Bir süre rüzgârın saçlarını taramasına izin verdi. Güneş ışınlarını teninin derinliklerine işlemek istercesine öylece kaldı. Kapattı gözlerini, yumruğunu sıktı. Havada ötüşen kuşların ritminde, uzaklardan gelen reyhan kokusunu çekti içine. Yüreğinin derinliklerinden gelip hücre hücre, damar damar dalgalanan bir coşkunlukla avazı çıktığınca haykırmak istedi. Usul usul inen gözyaşları eşliğinde derin bir nefes aldı. Güneşin, dağların ve kendinin duyabileceği bir sesle: ‘Söz bitti, sıra eylemde’…

Diren TOLHILDAN (Emine ALTUN) arkadaşın anısına…