HPG

Kurdistan Halk Savunma Güçleri

Hakikat bütündür. Yani varlığın özüne göre harekettir. Varoluşundan sapmaması, bu öze göre yapılanması, kendini ifadeye kavuşturmasıdır.

Evrensel oluşumun dili, farklılıkların çeşitlenmesidir. Dolayısıyla özün gürleşmesidir. Özün gürleşmesi demek, kendi farkına varmak, yaşamın anlamına varmak demektir. İnsan-doğa, kadın-erkek, insan-toplum biçiminde sıralayabileceğimiz bu ikilikler, birbirini yaratan, anlamlı kılan hakikatlerdir. Bu ikilikler diyalektiğin gereği olarak açığa çıkmaktadır. Bunlardan biri olmadan diğerinin anlamı yoktur. İnsanın oluşumu, insanın oluşum süreci dışında ele alınamayacağı gibi toplumun dışında da ele alınamaz. ‘Tanrının bilinme ve görünme arzusu’ ya da ‘Evrenin Özgürlük Sistemi’ olarak tanımlanan evrenin oluşum serüveni insanda zirveleşip dile kavuşur. Anlamsallıkların üretildiği tükenmez bir kaynağa dönüşür. Bu, kendi bilincine varma ve toplumsallaşmadır.

İnsanı diğer canlılardan ayıran esas özelliği, duygusal zekâsının dışında ‘analitik zekâsıdır.’ Analitik ve duygusal zekânın muhteşem uyumu ile büyük bir esneklik gücüne ulaşan insan zihni, kendini ve toplumsallığını inşa eder. Eğer toplumsal inşalar insan eliyle inşa edilen gerçeklikler ise bunu hiç şüphesiz ki insanda en gelişkin düzeye ulaşan analitik ve duygusal zekânın uyumuna borçludur. Hâl böyle olunca, insanlık tarihinin en önemli inşası olan ‘Klan’ bunun ilk ruh bulmuş hâlini ifade eder. Yani klan ile gerçekleşen, insanlığın toplumsallığa doğru atmış olduğu ilk adımdır. Klan tam da bu noktada ilk toplumsallaşmanın yaşam bulmasını ifade eden gerçeklik oluyor. Kadın öncülüğündeki bu kadın-erkek eşitliğini, toplumsallığın zorunluluğunu ve animist (canlıcılık) düşüncesini öğrenmeden, anlamadan; ahlaki, politik özüne inmeden hakikati doğru tanımlamak ve sürdürücü olmak mümkün değildir. Sürekli oluş hâlinde olan hakikat, bu öz üzerinden şekillenir, temellenir.

Şaman, yaşlı adam ve komutanın çıkarlar üzerinden gelişen ittifakı, günümüzde de süren tüm kirli ittifakların ilk örneğini teşkil eder. Bu ittifak esas olarak kadın etrafında örülen ahlaki politik topluma vurulan en büyük darbedir. Bu ittifak aynı zamanda özden kopmayı ve inşa edilen toplumsallığın dağılmasını da beraberinde getirir. Her ne kadar bu üçlü, kurnaz erkek tarafından ana kadının toplumsallığına bir saldırı ve komplo olsa da bunun yanında ana-kadın toplumsallığı da buna karşı amansız bir direniş sergilemiştir. Olduğu gibi komploya boyun eğip pes etmeyi ahlaki ve vicdani olarak kabul etmemiştir. Tarih günümüze kadar bu iki çizginin savaşımı olarak ilerleyecektir. Yani ana-kadın ahlaki politik toplumu ile duygusal zekâdan kopan kurnaz-yaşlı erkeğin savaşımıdır bu. Özünden uzaklaşmış, egemen hâle gelmiş ataerkil sistem, oluşa yol açan dualiteyi yıkıcı temelde dönüştürerek özne-nesne ayrımıyla yaşamı parçalayarak yok etmeye çalışır. Kadına yönelik başlatılan saldırılar, varoluşu gereği insan-doğa ve toplumun tümüne yaydırılarak yaşam hakikatten koparılıp nefessiz bırakılır. Yeni zihniyet oluşturmada mitoloji, din, felsefe, bilim sürekli seferber edilir. Mitolojilerde tanrının dışkısından yaratılan insan, tanrıçalıktan geneleve düşürülen kadın figürüyle insanlık kutsallıktan lanetliliğe düşürülmüştür. Dinde erkeğin ‘eğri kaburga kemiğinden’ yaratılan kadın motifi mutlak doğru biçiminde dayatılarak kadın, erkeğin ‘sürülen tarlası’ hâline getirilmiştir. Tanrı-kul ilişkisiyle insan hiçleştirilmiş, karıncalaştırılmıştır. Birçok filozofun öğretisinde kadın ve doğa nesne, dolayısıyla hükmedilmesi gereken iken erkek hep özne konumundadır. Descartes felsefesinde farklılıklar, karşıtlık temelinde sürekli savaş hâlindedir. Oysaki yokluk varlığın koşulu, ölüm yaşamın kanıtı ve anlamı, karanlık ise aydınlığı görünür kılan ve bu temelde anlam kazanan bütünlükler iken ters yüz edilerek bu yıkıcı karşıt ikilemler üzerinden yaşam âdeta dinamitlenmiş, hakikat katline uğratılmıştır. Kapitalist sistem, bireyin ve toplumun hafızasızlaştırılması üzerine varlığını sürdürür. Bu saldırılar, bireyin ve toplumun kendisinden çıkarılması, dağıtılması hâlidir. Dolayısıyla kapitalist sistem sadece toplumsal değil, bireyin de ölümünü ifade eder. Tüm bunlardan toplumsal gerçekliğin inşa edilmiş gerçeklikler olduğunu görüyoruz. Yani zihniyet en büyük yaratıcı güçtür. Kapitalist sistem kadar demokratik sistem de bir zihniyet ürünüdür. Bu zihniyet, tarihsel toplum gelişiminde günümüze kadar hakikat savunuculuğu hâlinde gelişmiştir. Bu zihniyet Zerdüşt’te ‘İyi düşün, doğru söyle, güzel yap’; Sokrates’te ‘Kendini bil’; Hallacı Mansur’da ‘Enel Hak’ ve binlerce hakikat savunucusunun kişiliğinde, günümüzde ise Önderlikte büyük bir anlama kavuşmuştur. Günümüzde gerçekleşmekte olan esas savaş, hakikat savaşçıları ile hakikati yok etmek isteyenlerin arasındaki savaştır. Bir tarafta Önder APO öncülüğünde birleşmiş, vücut bulmuş tarihsel toplumun tüm kutsallıkları ve mirası, diğer tarafta ise hegemonik devletçi tekelin tüm maskesiz tanrıları ve çıplak kralları vardır. Bu savaşın seyrine girip bakarsak yaşananları daha görünür kılacağız.

Günümüzdeki dünya gerçekliğine bakınca bu savaşı tüm çıplaklığıyla görürüz. Bir kriz, bir kaos durumu var. Bir tarafta bunca sefalet, açlık, yıkıcılık, zulüm, saldırganlık, ahlaksızlık, hiçlik durumu, doğanın tahribi; diğer tarafta ise Binbir Gece Masalları’nı geride bırakan zevküsefa, ‘Anı yaşa’ felsefesiyle çılgınlar gibi gerçekleşen tüketim çılgınlığı, sabaha kadar süren eğlence kültürsüzlüğü bu paradoksun en belirgin göstergesidir. Bunu hangi din, felsefe, toplum, hangi yürek, vicdan kabul edebilir? Bu bir yanıyla aslında hakikat yitiminin de göstergesi oluyor. Unutmamak gerekir ki bir yerde hakikat katli, yitimi varsa diğer yandan hakikat mücadelesi de olagelmiştir. Tarihsel toplum gelişiminde bu uğurda Hallacı Mansur gibi nice başlar gövdeden koparılmış, Sühreverdi gibi Zühre yıldızında hakikate erişmek isteyenlerin derileri yüzülmüş, Sokrates gibi aşk meydanında baldıran zehrini hiç çekinmeden içenler olmuş, Bruno gibi ateşlerde cayır cayır yanarak hakikat savaşımı yürütenler bedelini vermekten çekinmemişlerdir. Bundandır ki Önder APO hakikat meydanına çıktığı gibi peşi sıra sırrına ermek için Mazlumlar ‘Direnmek yaşamaktır’ şiarıyla aşkla hakikatle bütünleşmişlerdir. Dörtler bu uğurda dirhem dirhem kendilerini eritmiş, Hayriler, Kemaller kendilerini bir deri bir kemik yığınına dönüştürmüş, hakikatle bütünleşmiş, hakikat olmuşlardır. Beritanlar ve Zilanlar peşi sıra bu sırra ermek için hakikatin meşaleleri olmuşlardır. Demek ki hakikat savaşı hep olmuş ve olacaktır. Önderliğin dediği gibi bazı dönemler olur ki tüm tarih bir kişilikte dile gelir. Bu kişilik bugün Önder APO’da dile gelmiştir. Hakikat karşıtları tüm çarpıtma, siyasi baskı mekanizmalarına ve askerî zor güçlerine rağmen Önder APO’ya etki edememişlerdir. Bundandır ki tüm küresel ekonomik güçler birleşerek Önderliği bir adaya mahkûm etmiş, öç almak istemişlerdir. Önderliğin güneş gibi aydınlık ve yakıcı olan hakikati karşısında yaşadıkları aşağılık kompleksidir ki Önderliği gözlerden ve yüreklerden uzak tutmak isterler. Bilmezler, Önderlik bir ruhtur, yürektir, düşüncedir; sınırlamalara gelmez. O evrendir. Öncesi ve sonrası, yakını ve uzağı olmayan zaman ve mekândır. Yani tabiattaki her oluşumda, insanda sıfatını ve mekânını bulmuştur. Günümüzde hakikat karşıtları hakikati ne kadar çarpıtıp perdeliyorsa da Önderlik tüm çarpıklıkları ortaya sermiş, tüm perdeleri bir bir yırtarak maskesiz tanrıları ve çıplak kralları ortaya sermiştir. Telaşları bundandır.

 

Bizler de Önderliğin hakikatine tutulmuş, Mazlum, Kemal, Hayri, Beritan ve Zilanların ardıllarıyız. Yolumuz hakikat yolu. Bu yola bilerek çıktık. Korkusuz ve cesurca. Arayışımız kendi öz gerçekliğimizi, toplumumuzu bulma, öz varlığımızla bütünleşme ve Önderlikle bütünleşme arayışıdır. Yol uzun ve zahmetli, yürek ister. Bilinçler çölleşmiş, yürekler donmuş, kötürümleşmiş. Donmuş yüreğe ve kurumuş bilince insanlığı aydınlatan ve ısıtan güneş gerek. Arayış, Önder APO gerçekliğidir.

 

Her hakikat arayışı öncelikle hakiki olmayanın, sahte olanın ortaya çıkarılmasıyla başlar. Tarihten, kendi mücadele gerçekliğimizden bilmekteyiz ki bu yol herkesin girip sonuca ulaşabileceği ve yürüyeceği bir yol değildir. Bizler de hakikate yürürken birçok zorlanma yaşar ve yaralar alırız. Bu yaralanma ve zorlanmalara karşı inançta zorlanma yaşamazsan ve gerçek bir hakikat yürüyüşçüsüysen bu, sende büyük bir hakikate dönüşür. Bağlılık aşk hâlidir. Büyük bağlılıklar kararlı duruşları ortaya çıkarır. Büyük irade gücü bu zemin üzerinden gelişir ve bu seni çelikleştirir. Bunu süreklileştirmek ve temel kişiliğe kavuşturmak, kendinle karşılaşmayı, içindeki ötekiyle yüzleşmeyi zorunlu kılar. İçindeki öteki sana aykırı gerçekleri söyler. İçindeki öteki senin hâlin olmuşsa ve hâlin içindeki ötekiyse bu gerçeklik, hakikatle bütünleşmenin tüm olanaklarını; duygu, düşünce ve davranışlarını bir ölçüye kavuşturmuş demektir. Hakikat sahasında daha ilk mertebelerde zaman ve mekân sınırlarının aşıldığının işaretleri vardır. Evet, hakikat savaşçısının ilk yapması gereken kendisiyle yüzleşmesi ve kendini alt etmesidir. Eğer hakikat arayışçısıysan sen bir âşıksın. Âşıksan yanıp kül olmadan arınamazsın. Can muhafaza edilerek âşık olunamayacağını tarihteki tüm hakikat arayışçılarından, Önder APO’nun İmralı gerçekliğinden ve binlerce şehit arkadaşın duruşlarından bilmekteyiz.

Hakikat kapılarından geçmiş tüm insanlardan bilmekteyiz ki yolu aydınlatan yürektir. Yüreği bedeninin önüne çıkmayanlar bu yola çıkmamalı, boş heveslere kapılmamalıdır. Sönük ve heyecansız kalple yola çıkanlar ancak kendilerini yorar, zaman kaybeder ve kaybettirirler. Kalp, tüm anlamsallıkların üretildiği kaynaktır. Kalp her şart altında muhafaza edilmeli, okyanuslar gibi derin ve engin tutulmalıdır.

Yola girme, yolla bütünleşme işin başlangıcıdır. Yolda yeterli, zamanında mesafe alınamıyorsa ya âşığın yüreği donmuş, körelmiştir, dolayısıyla kalp gözüyle görmüyordur ya da aklıyla yürümek istemektedir. Bunun olmaması için tüm mürşitler müritlerine her bir kapıdan geçerken öncülük etmiş, yol göstermiştir. Bizim için de Önderlik hem hakikat olmuş, hem kılavuz olmuş, hem de köprü olmuştur. Bunun için bu yolda ilk yapacağımız, düşüncenin hakikate yöneltilmesidir. Yüreğin ve bilincin hakikate eğilmesidir. Ortadoğu felsefesinde dört kapı, kırk makam olarak formüle edilip uygulanan hakikate yürüme ve hakikatle bir olmayı günümüzde formüle edersek:

1-    Adım, verili olanı reddetmektir. Eleştiri ve öz eleştiri ile düşüncenin hakikate yöneltilmesidir. Yani sistemden kopuştur.

2-    Adım, kişinin kendisinde duyarlılık oluşturma sürecidir. (Sakınma, kaçınma durağı) Yanlışı-doğruyu, iyiyi-kötüyü, güzeli-çirkini birbirinden ayırma ve temas etmeme sürecidir.

3-    Adım, nefis durağıdır. (Perhiz) Her türlü hazdan kendini alıkoyma, kişinin zayıflıklarıyla yüzleşmesi, onları tanıması ve onlarla amansız mücadeleye girişmesidir.

4-    Adım, iradeleşme durağıdır: Her türlü dünyevi nimetten yüz çevirme, anlamın maddeyi aşması, kapasitesini büyütmesi; yani maddenin manada helak edilme sürecidir.

5-    Adım, sabır durağıdır: En ufak bir hoşnutsuzluk gösterilmeden acıların yutulması sürecidir. Yani bu süreçte gerçekleşmelerden tat almama durumu karşısında geriye adım atmamaktır.

6-    Adım, insan-ı kâmil olma durağıdır. Dünyanın her an yaratıldığı ve yok olduğu bilincinin derinliğine varma; her şeyi gören insandan, her şeyin içindeki tanrıyı görme, hakikate varma, kendi olma ve bunu süreklileştirme hâlidir.

Yani ‘Seninki senin, benimki benim’ sürecinden ‘Seninki senin, benimki de senin’; ‘Ne seninki var ne de benimki’ ve ‘Ne sen varsın ne de ben varım’ bilincine, kişiliğine ulaşma; bununla yaşama ve yaşatma, insan-ı kâmil olma, hamlıktan pişip olgunlaşma sürecidir. Hakikatle birleşmenin bir yoludur. Geçmişten günümüze hikmet işleriyle uğraşanların, hakikat makamına varmış olanların bu yola çıkanlara yaptıkları öğütler şöyledir: ‘Ayağa kalkarsan, harekete geçersen hizmet kastıyla kalk. Eğer konuşursan hikmetle konuş. Oturacağın zaman da hürmetle otur’ demişlerdir. Dolayısıyla hakikat yolunun yolcusu bu gerçekleri bilerek bu yola girmelidir.

 

Çiya Amed