Mayıs, güllerin, nergislerin, papatyaların ve reyhanların ayı. Başını kaldır, güzelliğinin üzerindeki zalim çizmelerini bir yana it, kendini işgalcilerin taş yüreğine vur ve yeşer!
Rengin partizanların boyunu süsler; kendilerini duygularının yeşilliğine bırakıp kutsal savaşa doğru adım atarlar. Yeni çağın soylularının kuşağı olmaya giderler.
Mayıs, ülkemin başları kıvrılıp eğilen şilêr çiçeklerinin ayı; savaşçıların safları yüreğinin yalnızlığının önünden geçer.
Mayıs, sen kırmızı gülün renginin ayısın, binlerce pak şehidin kanının rengisin. Rengin, açığa çıkmamış sırlar gibi, her baharın sonunda devrim tarihine yeni bir sayfa ekler. Sen, bütün sevdalıların uzun ve soğuk bir kıştan beri gelişini beklediği aysın.
Yine güneşin çocuklarının gözlerinde uyku takılı kalmış ve geceler geçmiyor. Yine düşmanlar, temiz ve narin canlar için ölüm pususunda volta atıyor. Bir denizin dalgalarını kendi yürekleri gibi azgın ve kinli hâle getirmişler; sanki dalgalarına hiçbir gemiyi bindirmiyor ve hiçbir adaya ulaştırmıyor. Ama güneş, adanın kucağında bu azgın ve asi dalgaları sakinleştirmeye çalışıyor.
Bu ülkenin bir köşesinde yeni yıl, yetim ve yoksul çocukların ağlayışları arasına yerleşmiş ve yasa bürünmüş. Onlar, bir parça kuru ekmek için en büyük suçlu sayılan ve üzerlerine terör bombaları yağdırılan Roboskî çocuklarıdır.
Yıl 2012, yine mayıs ayı. Yine özgürlük savaşçılarının yüreği bu toprağın güzelliği için başkaldırıyor. Toprağın bağrında binlerce yıllık susuzluklarını gidermek için ilk yağmuru bekleyen çiçekler gibi özgürlüğü arıyorlar. Artık Amedli ve Geverli iki delikanlının şöyle dediği zamandır: Hakikat ateşinin sırrını öğrenmeye gidiyoruz. Dördüncü kelebek olmaya gidiyoruz! Bir gece yıldızlarla vedanın halayını çekerler; acı çekmiş bütün annelerin yüreğini ve bekleyen gözlerini uykuya yatırırlar. En sonunda, söylenmemiş birçok sözü dudaklarından bir hilalin boğazındaki sessizliğe emanet etmişlerdi. O sözleri geceye bırakıp yola koyulmuşlardı.
Onlar, yüreklerini hakikatin dalgalarına verip denize ulaşan çocuklardı. Eksik yoldaşlığın kıyılarında kalmadılar, denizin gerçek dostları oldular. Çaresizliğin sahillerinde kalmadılar, özgürlük baharına dönüşümün gücü oldular. Hiçbir engel tanımadan, kendilerini cehalet gecelerinin sınırlarının ardında bırakmadan.
Onlar, kayaların yanında kanatlanıp uçan, çocukluk hayallerinin peşinden koşan çocuklardı. Uçup Andok'un ve kutsal Zagrosların boyuna sarıldılar; Mezopotamya toprağında kendi hakikatlerini aradılar. Kendilerini arıyorlardı. Güneşin ‘Hazine nerede yitirilmişse orada ara’ sözüne inanmışlardı ve durmadan arıyorlardı.
Onlar, yenilgiyi ve umutsuzluğu zulmün gecesine gömüp zafere ve büyük umutlara yürüyen çocuklardı. Yürekleri, 9 Mayıs darağacının önündeki beş sevdalının ezgilerinin kaval sesiyle çiçek açıyor, onların izinden yürüyorlardı.
Onlar, Dörtlerin ateşinin alevleriyle özgürlük halayını çeken, onların hayallerinin peşinden teslimiyet ve kölelik duvarlarını yıkan, yüz yıllık kölelik ve asimilasyonun yüreğinde özgürlük ve kendilik bombası olan çocuklardı.
Erken bir şafaktı, günlerden 25 Mayıs. Güneş yavaş yavaş dağların bağrından çıkıyor, ışınlarıyla Zagrosların ve Andok'un karlı başlarına selam veriyordu. O gün o dağların rengi değişmişti. Boylarının doruğunda iki delikanlının doğumuna bir kez daha tanıklık edeceklerdi. Êrîş ve Andok'un son bakışlarını içlerinde saklamışlardı. O gün Zagrosların ve Andok'un zirveleri güneşin aydınlığına daha erken konuk olmuştu; şafağın yüzü Êrîş ve Andok'un kirpiklerine bir öpücük konduruyordu. Duyguları o anlamlı sessizlikte gıdıklanıyordu. Kim bilirdi o dudakların hangi umutlarını, hayallerini o şafakla paylaştığını? Kim bilirdi o çocukların hangi hakikate sevdalı olduğunu? Cahiller için ise hakikat, kendi cehaletleri ve kendileriydi. Bu yüzden «Hakikat aşktır ve aşk da özgür yaşamdır» sözünü hiç bilmediler.
Onlar, hakikate sevdalı çocuklardı. Bu yüzden gerçek aşkın ve sevdanın geleneğine saygılı olmak için özgür yaşamın peşinden koştular.
Onlar bir hakikate ad koymuş çocuklardı. Bu ülkenin kimliksizliğine ad koymuşlardı. Çocukluklarına ad koymuşlardı, insanlıklarına ad koymuşlardı. Onlar ilk günün, ilk Gelawêj yıldızının, ilk şafağın tanığı olan çocuklardı. Herkesten önce bülbüllerin ezgilerini duyan çocuklardı. Herkesten önce yeni erimiş karların altındaki kardelenlere hoş geldin diyen çocuklardı. Onlar, güneşin ülkesinde sonsuz bir roman olan çocuklardı.
Ve halkların değerlerinin satış merkezinde, Kayseri'de (Pınarbaşı), para ve yalan tanrısının sırtını yere getirdiler. Pınarbaşı, bir Kürt bir gün önünden geçse onu hakarete ve aşağılanmaya maruz bırakacakları yerdir. Onlar, ezilen halkların yağma ve asimilasyon tarihinin adaletsizliğini kabul etmeyen ve bütün hakaretlerin tokadını Kürtlerin ölüm cellatlarına vuran çocuklardı. Ölmüş insanlığa inat, sevdanın çoktan öldürüldüğü ve yasaklandığı toprakta özgür aşkın iki sevdalısı oldular.
Êrîş ve Andok, eylemleriyle özgürlük devriminin tarihinde birçok kutsal destandan biri oldular. Bugün gerillaların bütün özgürlük yürüyüşlerinde öncüdürler. Bugün Amed ve Gever şehirlerindeki bütün serhildanların önünde Çerxa Şoreşê marşını yüksek sesle haykırıyorlar. Bugün bütün zindan duvarlarının ardında umut ve direniştirler.
Ve özgür bir yaşamın ve varoluşun şafağında Önder APO'nun fedaileri oldular. Yüksek sesle şu sloganı haykırıyorlar:
YAŞASIN ÖNDER APO!
ÖNDERSİZ YAŞAM OLMAZ
Yoldaşları…
